Ailesinden Mesajlar

Bir dede var her yerde sizi önceden karşılayan bir dede. İstiklal Marşı okullarda söylendiği için isminiz sizden evvel gidiyor, okulda İstiklal Marşı ilk defa size okutuluyor, fakat ben de o çağda çok küçükken çok meraklı değildim herhalde, hep böyle bir ortamda büyüdük.

Mesela, annem bahsederdi, babam ne güzel çay yapardı falan diye konuşulur, böyle çay üstüne sohbetler olurdu. Babam limon atardı çayına, annem bazen, babam görse çok kızar der, dayım da öyle. Çayı çok severlerdi. Dedemin çok kızdığı bir şeymiş çaya limon atmak, çünkü çayı kendisi demlermiş. Böyle şeylerden bahsederlerdi. Sonra da, evlendikten sonra çektik sağa sola gittik. Sonraki dönemlerde, bu depremden sonra dayımı ben Ankara’da tekrar yanımıza çağırdım. Depremi Gölcük’te yaşadı onlar. O zaman annemin sakladığı bazı mektupları, annem okumuyordu, herhalde hüzünleniyordu mektupları okurken. Dayıma verdi birkaç tanesini okuttu mesela. Bu fikir oradan çıktı, dayıma okutuyordum Ferda Kadın’ı, şunu bunu. O zaman soruyordum işte. “Selmacım,” derdi dayım; “Tamam soruyorsun da eskileri anmak bizi hüzünlendiriyor, çok yaşlandık, annemizi, babamızı çok özledik, bizi fazla konuşturma.” Üzülürdü, annem de çok üzülürdü ve iki lafından biri, “Babacığımı çok özledim, anneciğimi çok özledim,” Olurdu. Hep böyle aralarında fısır fısır annelerini, babalarını, Kurtuluş Savaşı’ndaki yolculukları, yaşadıkları sıkıntıları konuşurlardı. Zaten son dönemleri de beraber geçti.

F.B.: Son dönemleri… Kaç yılında vefat etti dayınız?

Selma Argon: 2000 senesinde, annemin ölüm yıldönümünden (26 Şubat) hemen sonra Nisan’ın 12’sinde vefat etti. Gölcük’te yaşadılar depremi, dayım eşiyle oradaydı. O depremden sonra Ankara’ya kaçabilmişler, saatler sürmüş. Keçiören’de bir küçük evleri vardı. Tabi ben ancak 15-20 gün sonra bulabildim onları. Telefonlar falan çalışmıyor, çok üzüldüm, kaybettiğimizi zannettik. Telefon ettim. Tabi onlar da bizim için aynı şeyi düşündüklerinden, benim sesimi duyunca, dayım başladı telefonda ağlamaya. Dayım hastalanmış, hastaneye kaldırmışlar. Bacakları şişmiş; korkudan mı oldu, nasıl oldu bilemedik. Ben hemen İstanbul’dan Ankara’ya geçtim, ambulansa koydum İstanbul’a getirdim. Şifa Hastanesi’nde yattı. Kadıköy’deydik biz o zaman. İyileşti, pırıl pırıl çıktı. Sonra annemin rahatsızlığı başladı… Yaşı hayli ilerlemişti… Dayımı bile tam olarak hatırlayamadı. Şu koltuk, bizim artık neredeyse antika oldu, annem şurada otururdu, ayaklarını bu tarafa doğru uzatır. Şurada sobamız vardı Kadıköy’de. Dayım da geldikten sonra şöyle oturdu, böyle yan yana. Yabancılardan korkuyordu annem, son senede artık pek fazla insan görmek istemiyordu, fakat onu garipsemedi, öyle tuhaf bir his ki; herhalde onun kendi kanından, sevdiği biri olduğunu hissetti diyorum ben. Çünkü eve böyle görmeye falan gelenler olunca bir köşeye çekiliyordu, sus pus oluyordu annem.

F.B.: Son dönemlerde rahatsızlığı neydi?

Selma Argon: Artık 93 yaşına gelmişti, beni tanıyordu ama bazen ablamı tanımıyordu. Yabancıları pek istemiyordu, korkuyordu, fakat dayıma karşı en ufak bir şey yok. Sabah onlara kahvaltı hazırlıyordum, ikisi oturup kahvaltı ediyordu. Dayımın daha aklı başındaydı, annemle 9 yaş vardı aralarında.

F.B.: 93 yaşında mıydı vefat ettiğinde?

Selma Argon: 93 yaşındaydı annem öldüğünde, dayım da daha 90 olmamıştı. Annem 93 yaşındaysa, annemle aralarında 9 yaş vardı, yani 80’li yaşların içindeydi. Dayımın zekâsı hâlâ pırıl pırıldı. Hatta diyordu ki bana, “Selmacım, sen üzülme; annen vefat etti ama ben yanındayım, asla gitmeyeceğim.” Fakat kardeşinin yokluğuna dayanamadı, tekrar hastalandı. Pankreas kanseri olmuştu, tekrarladı üzüntüden. Ondan sonra, annemin ölümünden 42 gün sonra, Tahir dayımı da kaybettik.

F.B.: O kadar yakın..

Selma Argon: Tabi, o kadar yakın… İkisi de koyun koyuna yatıyorlar şehitlikte, Edirnekapı’da. Bir yer vermişti devlet anneme, ben rica etmiştim, iki katlı yaptırmıştım. Nereden bileceksiniz iki kardeşi, iki katlı… Hiç bilmeden yaptırdım onu. Önce annem sonra da dayım orada yatıyorlar.

F.B.: Peki, tekrar ilkokul yıllarınıza dönelim… Tabi Mehmet Akif’in torunu olarak okula gitmek de size herhalde ayrıcalıklar kazandırdı. Bu ayrıcalıkların başında da İstiklal Marşı’nı okumak geliyor herhalde.

Selma Argon: Evet…

F.B.: Nerede okumuştunuz ilk İstiklal Marşı’nı?

Selma Argon: Çubuklu İlkokulu. Evimize çok yakındı. O zaman sabah gider öğlen eve gelirdik, öğleden sonra yine giderdik. O zaman başöğretmenimiz Talat Bey derslere girerdi. Rahmetli oldu Talat Bey. Kanlıca’da otururdu, sonra ben gittim buldum onu. Eşi de öğretmendi. Onun çocukları, büyük oğlu benim sınıf arkadaşımdı. Şimdi Amerika’da doktor oldu. Mesela, dedim ya, biz gitmeden etrafta kalıyoruz, tabi o zaman bu kadar çok kalabalık değil; kimin geleceği, kimin taşındığı falan herkes birbirini tanıyor. Küçücük bir yer Çubuklu. İlla İstiklal Marşı’nı bilmeniz gerektiğini düşünüyor herkes, ama Allah’tan müzik kulağım var, ezberim çok iyi. Müzik kulağım çok iyidir benim, çok çabuk öğrendim. Ondan sonra İstiklal Marşı’nı ben okurdum tabi. Hadi kalk bakalım Selma kızım, oku derdi Talat Bey. Ben bir sene erken gittim okula. 1944 doğumlu olduğuma göre, bir sene kayıtsız gittim Bağlarbaşı’nda; sıkılmayayım diye okula verdiler, ondan sonra oradan geldim ikinci sınıfa başladım.

1950’li yıllar. O dönemde çekilmiş resimlerim var, 23 Nisanlarda. İlkokulu orada bitirdim. Güzeldi, çok güzel geçti. O zamanki sınıflar şimdiki gibi değil, böyle herkes birbiriyle arkadaş, hepimiz önlüklü, mandolin grubumuz var, hatta ilk mandoline seçildiğim zaman baktı ki Talat Bey, müzik hocamız ayrıydı, kulağı çok iyi demiş müzik öğretmeni. Annemi çağırmışlar demişler ki, “Her okuldan birilerini seçiyoruz. Selma’yı da istiyoruz, ona mandolin alın.” Ben iki gözüm iki çeşme, nasıl mandolin çalacağım diye ağlıyorum, ama sonra en iyisi oldum. Annem beni radyoevine götürürdü haftada iki gün. Harbiye’deki radyoevine; orada skeçler, radyo oyunları, çocuk koroları mandolinlerle… Hayatım hep böyle güzel geçti benim, dolu dolu güzel bir hayatım vardı çocukken.

F.B.: Dedenizle o zaman hem aile içinde hem aile dışında bir tanışıklığınız oluşuyor. Aile dışında Mehmet Akif’in torunu olmak, aile içinde de bizatihi kızıyla oğluyla beraber yaşamak sizi nasıl bir atmosferde yetiştirdi?