Ailesinden Mesajlar

Baytar İbrahim Bey ona Fransızca dersler veriyor. Dedem, hayatının sonuna kadar baytar İbrahim Bey’in bu iyiliğini unutmamış ve “Benim sebebi hayatım odur,” sözleriyle İbrahim Bey’i hürmetle anarmış. Baytar Mektebi’nde 1891 yılı Aralık ayında tez imtihanları başlamış. Sınıf mevcudu 17 olmasına rağmen, Dedem bunlar arasında üçüncü geliyor. 1893 de Baytar Mektebi’nden şahadetnamesini alıyor. Mektepten birinci olarak mezun oluyor. Bakın ne kadar önemli bir başarı… Aile imkânları yok, ailenin yükü sırtında ama çalışma mecburiyeti onu böyle bir başarıya sevk ediyor… Aynı dönemde Şevket ve Babanzade Naim Beylerle birlikte Arapça parçalar üzerinde tahsil yapıyor, eğitimi her fırsatta sürdürüyor…

Dedem, Baytar Mektebi’ni bitirdiği yıl, yani 1893 de, Tophane-i Âmire veznedarı Emin Bey’in kızı İsmet Hanım’la evleniyor ve iki kızı ile dört oğlu oluyor.

F.B.: Mehmet Akif’in sanatı hakkında neler söylersiniz? Siz de iyi kompozisyon yazıyorsunuz. Şiirle, edebiyatla ilgileniyorsunuz?

Selma Hanım; Dedemin şiirini tahlil etmek elbette bize düşmez. Ancak onun kendine has bir dili, üslubu olduğu aşikâr. Zaten bu yanıyla takdir görüyor, kabul görüyor. Onun asıl başarısı şiir ve nesirde. Baytarlık hayatına dair bir hikâyesi yok. Olsa olsa onun edebiyat ortamında küçültmek için, “Akif de baytarmış…” ifadesine verdiği cevabın hikâyesi bilinir. Şöyle genel bir değerlendirmede bulunacak olursak;  Türk şiiri öz ve biçim yönlerinden önemli değişmeler geçirdi. Şairler doğaya ve topluma bakışlarında eski çerçeveleri aştı. Yakın çevre gözlerinde gerçeklik kazandı. İzlenimlerini somutlayabilmek için yeni ifade biçimlerine ihtiyaç duydular. Şiirlerde somut sözcükler çoğalmaya başladı. Özellikle Tevfik Fikret "aruzla Türkçeyi uzlaştırma başarısı kazandıkça" gerçekçi temaları daha rahatlıkla işleme ustalığına ulaştı. Giderek "manzum hikâye" niteliği taşıyan şiirler yazıldı.

Dedem Akif’in de "manzum hikâye" türüne fazla eğilim duyduğu görülüyor. "Sırat-ı Müstakim"de yayımlanan bu yeni dönem ürünlerini topladığı Safahat I'deki (1911) şiirlerin çoğu (Küfe, Hasır, Meyhane, Seyfi Baba, Kocakarı ile Ömer) bu türdendir. Ne ki, kendisinden önce Tevfik Fikret ve -üstat saydığı- Ali Ekrem (Bolayır) tarafından ortaya konulan örnekleri manzum hikâyenin geleceği adına çok büyük katkılar ortaya koyduğu söylenemez. Dedem Akif’in "hikâye etme" yanı, kendi çağdaşları arasında kıyaslandığında daha ağır durur. Dili ağırdır, ancak nezih ve akıcı bir üslup hâkimdir. Şiirlerine yansıyan manzum nesir çizgisi bu yüzden fazlaca öne çıkar.

Dedemin şiire ve özellikle manzum nesir çizgisine kazandırdıklarına dair şunlar yazılıp çiziliyor, bu da bizim onun şiirlerine olan ilgimizin nedenini izah ediyor aslında. “Bu türe kazandırdığı örnekler, toplumsal amaçlara yöneliktir. Çevresinde karşılaştığı kişileri ve olayları yansıtırken alabildiğine gerçekçidir. Yaşam neyi sergilemişse onu saptamaya çalışır. Yoksulluk, sefalet, hastalık, tembellik, ölüm gibi içine elvermediği durumlar karşısında öfke ve başkaldırı havasına düşerek toplumsal farklılıkların karşılaştırmasını yapmaktan çekinmez.” Bu tespitlere katılıyorum ve diyorum ki;

Dedemin manzum şiirlerinde hayatın gerçeğinden kesitler görürsünüz. Küfe’de bir kesit vardır, Hakkın seslerinde başka bir kesit. Süleymaniye kürsüsünde bir başka kesit. Burada beyit sisteminde şiir ve nesirlerine rastlıyoruz.  İslam tarihinden, ayet ve hadis yorumlarından Anadolu’yu, dünyayı anlatmaya çalışır. Şiirlerinde coşku hâkimdir ama bir hoca, bir hatiptir ve sürekli yeni şeyler telkin eder…

Özellikle "Çanakkale Şehitleri" ve "Bülbül”de müthiş bir haykırışa ve coşkuya rastlıyoruz. Sahne sahne anlatarak okuyucuya resmettiği Çanakkale Destanı, içindeki inanç zenginliğini ve boyutunu ortaya koyuyor.

 

DEDENİZİN İNSANİ YANI

F.B.: Dedeniz Mehmet Akif’i gerek aile içinden gerekse hakkında yayınlanan eserlerden, şiirlerinden tanıyoruz. Bir insan olarak nasıl bir portre çiziyor sizin zihninizde?

Selma Hanım: Beni en çok etkileyenin ne olduğunu anlatayım size. Bakın eşi, yani İsmet Hanım, anneannemiz Mısır’da rahatsız, astımı ağır geçiyor. Dedem bir yandan üniversitede ders veriyor, bir yandan evde meal çalışması yapıyor, bir yandan da o hasta kadına bakıyor. Annem anlatırdı, Dedem çoğu zaman merdivenleri dahi çıkamayan anneannemi sırtına alır, merdivenden yukarıya taşırmış. Yemeklerini yapar, evi düzenler, hastane işleriyle ilgilenirmiş. Bu bizde müthiş etki bırakmıştır. İnsan tarafına dair aile içinde anlatılan en çarpıcı örneklerden birisidir. Ayrıca ailesine çok düşkün, tabiî ki yıllarca ayrı kalmış olmanın verdiği bir etki de var. Çocukları daha küçük yaştayken gurbet başlıyor. Anadolu’ya geçiyor, aile paramparça. Daha sonra onları Ankara’ya aldırıyor. Ama Ankara hayatı da kısa sürüyor. Burada zaten ha var, ha yok. Dayım Emin’in hatıralarından biliyoruz. Bir Kayseri yolculuğunu anlatır mesela. 22 gün sürüyormuş kervanla yolculuk. Tabi şimdiki gibi uçak, tren, araba nerde? At, katır sırtında yolculuk yapıyorlar. Çoğu defa da yaya halinde… Ne acılar çekmişler. Bu yüzden Dedemin ailesine düşkünlüğü bizi şaşırtmaz. O yüzden oğlu Emin’in hapse düşmesine, alkol bağımlılığına kadar giden rahatsızlığına derinden üzülmüştür. Hasta yatağında da fakirliğin peşimizi bırakmayan o etkileyici salgınından şikâyet eder gibi olmuş, “Belki bu kadar hassas davranmasaydım farklı bir hayat sürebilirdiniz. Şimdi olsa sizin için bazı şeyleri farklı yapardım. Hayatım boyunca paraya değer vermedim. Ama ailem bu yüzden perişan halde yaşadı,” demiştir. Onun, benim dedem olmasının dışında özellikleri var. İstiklâl Marşı’mızın şairi, büyük fikir ve dava adamı! Millî Mücadele’yi ateşleyen manevî bir önder!

“Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince,

Günler şu heyulayı da, er geç silecektir.

Rahmetle anılmak, ebediyet budur amma,

Sessiz yaşadım, kim beni, nereden bilecektir?”  diyor bir şiirinde.

Dedem, eşi zor bulunur bir yardımsever insandır aslında. Öyle ki, daha yeni yetme bir delikanlıyken, akraba çocuklarına sahip çıkacak kadar babalık hisleri ile doludur.

Belki de bu güzel huyları ona kazandıran yetimliğidir. Evet, dedem daha 15 yaşındayken, “Benim hem babam, hem hocamdır ve ne biliyorsam ondan öğrendim,” dediği müşfik babasını gırtlak vereminden kaybetmiştir.