Ailesinden Mesajlar

“Muhterem Müslümanlar, Aziz Çankırılılar, Allah’a hamd u senalar olsun. Aylardan beri Cuma namazını kılmak fırsatını Çankırı’da buldum. İstanbul ve civarında kılamadım. Çünkü o yörelerde kâfirlerin bayrağı dalgalanıyordu. O bayrağın altında kâfirin kölesi idik. Rabbü’l-âlemin Müslümanlara köleliği haram kılmıştır.  Kölenin [Cuma] namazı kabul değildir. Hürriyetinizi kazanacak sonra Cumaya koşacaksınız. Kâfirin bayrağı altında halifelik de kuru bir sözden ibarettir. Halifelik İslam bayrağı altında olur. Yoksa halife de bir köledir.

Allah’ın reddettiği bir haleftir. Öyleyse Müslüman için evvela hürriyet sonra ibadet. Aziz Çankırılılar, kâfirlerin köleliğini kabul etmeyip hürriyet için cihad açan Mustafa Kemal Paşa etrafında toplanınız ve ülkemizi yakıp yıkan, hamile kadınların karınlarını deşen, hiçbir günahı olmayan çocuklarımızı süngüleyip havada dolaştıran, kız ve kadınlarımızın namuslarına tecavüz eden Yunan ordusunu ve onları destekleyen kâfirleri kovmadıkça ve eli kolu bağlı yörelerimizde İslam’ın bayrağını dalgalandırmadıkça sizlerin de ameli noksan [kalır], ibadeti makbul olamaz. Köleliği kaldıran, ona cihad açan Kuvva-yı Milliye ordusuna katılınız. Cennetin kapısı daima şehitlere ve gazilere açıktır. Her iki cihanda da Allah’ın makbul kulları şehitler ve gazilerdir.”

O vaazı dinleyen, o atmosferi yaşayan en yakınındakilerin hatıratından öğreniyoruz ki Dedem, hıçkırıklarla boğazı tıkanarak gözyaşları ile duasını yapmış. O söylemiş Çankırılılar ağlamış, namazdan çıkan evine koşmuş, hazırlığını yapıp [askerlik] şubesine koşmuş, gönüllü erlerle şube önü dolup taşmış.

Dedemin Çankırı’dan Kastamonu’ya hangi gün hareket ettiğini bilmiyoruz. Ancak yanındakilerle beraber, yol üzerinde bulunan yerleşim yerlerindeki halka Milli Mücadele’yi anlatarak yoluna devam ettiğini biliyoruz. O, 19 Ekim 1920 tarihinde yaylı bir araba ile Kastamonu’ya ulaşmış ve o günlerde Kastamonu’da yayımlanan Açık Söz gazetesi 21 Ekim 1920 tarihli nüshasında Mehmet Akif’in Kastamonu’ya gelişini okuyucularına duyurmuş.

Görüyorsunuz ki Dedem açıkça TBMM tarafından halkın irşadı için görevlendirilmiş. Çankırı vaazı pek bilinmez ama hatıratlar çıktıkça biz de öğreniyoruz… Buradaki vaazında kullandığı bir cümlenin altını çizmek istiyorum. Dedem diyor ki; “Kâfirlerin köleliğini kabul etmeyip hürriyet için cihad açan Mustafa Kemal Paşa etrafında toplanınız…” Bu söz Dedemle Atatürk arasındaki ilişkinin ilk evresini özetliyor. İlk evrede Dedem açıkça Kuvay-ı Milliye’ye destek veriyor, zaten İstanbul’dan gelişi de bunun için. İkinci evre onun Büyük Millet Meclisin’deki milletvekilliği dönemidir. Bu dönemde bir yandan İstiklal Marşı’nın yazılım süreci, bir yandan da Ali Şükrü Bey gibi İslami hassasiyeti öne çıkan mebusların grubuna yakın durmasından mütevellit giderek “Muhalif Akif”e dönüşen bir dönemdir. Biliyorsunuz üçüncü, dönem onun milletvekilliğinden ayrılması, Mısır’a yerleştiği dönemdir ki, bu dönem muhalefetinin bedelini arkasına takılan hafiyelerle ödemiş, en  önemlisi vatanını terk etmek zorunda kalmıştır. Tamı tamına on iki yıl gurbet… Tabi bu gidişinde başka etmenler de vardır. Mesela Hasan Basri Çantay, Çanakkale Zaferi’nin yıldönümünde devrin ünlü şairlerinden birinin, “Maalesef Çanakkale Şehitleri için güzel, şehitlerimizin şanına layık bir Türk şairi tarafından şiir yazılamadı. Çanakkale Destanı’nı yazan maalesef Türk değildir. (Akif Arnavut’tur ve şöyle der: “ Arnavutluk ne demek? Var mı Şeriat’ta yeri / Küfr olur, başka değil, kavmini sürmek ileri.”... Çaresiz, Türk olmayan birinin şiirini okuyacağız,” dediğini kaydeder.

Dedem bunu duyunca çocuk gibi ağlamıştır. Hem sözler ağırdır, hem de ülkedeki fikir ve etnik yapı ayrımının geldiği noktaya ağlamıştır.

Bu sırada başka bir yazarın da CHP’nin resmi yayın organında bir başmakale yazıp Dedeme, “Hadi git artık, sen kumda oyna!” demesi onu derinden yaralamıştır ve şairimiz mahzun bir şekilde vatanını terk etmiştir.

İlk dönemi yansıtan vaazlarında “Mustafa Kemal’in etrafında toplanınız” vurgusu vatanın içinde bulunduğu aciz durumun da resmidir aslında. Anneannemin aktardığı, yine aynı dönemde Ankara’daki evde Dedemin Atatürk’le ilgili sözleri vardır. Aile içinde hep o konuşulur. Dedem, kendi ömründen Allah’a dua edip Mustafa Kemal’e vermesini ister, milletin onun liderliğinde kurtulacağına inandığını ifade edermiş. Bu sözlerin altını çiziyorum. Ancak daha sonra yeni Cumhuriyetin yol haritasında bazı fikir ayrılıkları yaşıyorlar.

F.B.: Şimdi merak ettiğim şu, dedenizdeki bu kültürel ve entelektüel birikim o kadar yüksek ki Mustafa Kemal, o olmasa Kurtuluş Savaşı eksik kalırdı manasında şeyler söylüyor. Ankara’ya davet etmesinin nedenlerinden bir tanesi de bu. Eğer Mehmet Akif gelirse Anadolu’da Mustafa Kemal’in öncülüğünde başlayan hareket sanki daha hızlı yayılacakmış, daha hızlı meşruiyet kazanacakmış gibi bir hava var. Nitekim meclis görevlendiriyor, Anadolu’ya gidiyor. Yaptığı vaazlar basılıyor… Onun Ankara’ya geldiği gün Hakimiyet-i Milliye gazetesi “İslam şairi Akif Ankara’da” diye haber yapıyor. Yani Akif’in Ankara’da olması buradaki hareket için çok önemli görülüyor. Vaazları basılıp dağıtılıyor askeriyeye, halka…

Selma Argon: Çoğaltılıp dağıtılıyor, tabi.

Selma Argon: Zaten şöyle düşünüyorum, şimdi sizden dinleyince de tabi insan kafasında kurguluyor. Atatürk bir deha, bir taktik ustası ve dedemin konuşmalarını, yazılarını mutlaka okuyor. Akıllı bir insan, müthiş bir insan ve dediğiniz gibi, onun konuşmalarından mutlaka etkilenmiş. Onun Anadolu’ya geçip insanları Milli Mücadeleye ikna edeceğine yüzde yüz inanmasa zaten onu böyle bir görevle görevlendirmez, ona böyle bir vazife vermez. Dedemin ne kadar ahlaklı bir insan, dinine, vatanına, milletine, askerine, bayrağına çok düşkün bir insan olduğunu bildiği için bizzat onu seçtiğine inanıyorum ben.

F.B.: Burada yine merak edilen hususlardan bir tanesi, Mustafa Kemal’le Mehmet Akif ilişkisi. Biliyorsunuz cumhuriyet kurulduktan sonra bir Kuran tercümesi hadisesi var, ama oraya geleceğiz. Ondan önce aile içinde annenizden, dedenizden, anneannenizden Mehmet Akif-Atatürk ilişkisine ilişkin başka ne gibi hatıralarınız var?