Ailesinden Mesajlar

Bir cuma günü de Mısır'ın, belki de İslam âleminin en mümtaz, en güzel okuyan hafızı, Şeyh Muhammed Rıfat'ı dinledik:

- Bir de buranın en meşhur muganniyesi Ümmü Gülsüm var, onu da bir gece sen gider dinlersin, dedi. Görüyordum ki üstat şehirde bunalıyordu. Kahire'de biraz fazla kaldık mı, çok sıkılıyordu. Geçirdiği münzevi hayat onu büsbütün şehirden uzaklaştırmıştı.

Hatimle Teravih

Eve döner dönmez hemen entarisini giyer, abdest alır, namaz vakti ise namazını kılardı. İnziva hayatı, senelerce Kur'an tercümesi ile meşguliyet, onu takva sahibi yapmıştı. Kur'an'ı su gibi ezbere okurdu.

“Allah'a hamdolsun, demir hafız oldum,” derdi. “Şimdi Ramazanlarda teravihi hatimle kıldırıyorum.”

“Hangi camide?”

“Camide değil, evde. Bizim oğlan (Tahir) cemaat oluyor, ben imam, beraber kılıyoruz. Birkaç rekât sonra, bakıyorum, Tahir arkamda yok. O kadar dayanabilmiş. Artık ben hem imam hem cemaat oluyorum.”

Dayanıklı

Müslüman Müderris İhsan Efendi anlatıyor: Bazı Ramazan geceleri biz de üstada cemaat oluyorduk. Yanlışsız okuyordu.

“Üstat, hakikaten siz demir hafız olmuşsunuz,” derdik.

“Evet,” derdi. “Ben bunu Hocama da yazdım. Dedim ki: Ben Kur'an'ı himmetinizle takviye ettim. Şimdi hatimle teravih kıldırıyorum. Bana dayanıklı Müslüman gönder.”

Sakin Geçen Zamanları

Üstat Mısır'a hicret ettiği zaman iki sene kadar Abbas Halim Paşa’nın misafiri oldular. Paşanın Hâlvan'daki büyük sarayının karşısında küçük bir köşk var. Orası üstada tahsis olunmuştu. Üstat orada çok sakin, müsterih bir hayat geçirdi. (Firavunla Yüz Yüze) şiirini orada yazdı. Bu şiirini Abbas Halim Paşa’nın refika-i muhteremleri Prenses Fahrünnisa Hatice Hanımefendi Hazretlerine ithaf etti.

Burada geçirdiği senelerin, hayatının en sükûnetli zamanları olduğunu üstat daima söylerdi. Sonra ailesini de Mısır'a götürünce ayrı bir ev kiraladı. Hâlvan'ın bir köşesinde, sahra yanında bir evceğiz.

 

Baytar

Adamın biri Akif'e yaklaşarak sorar:

“Affedersiniz, sizin için baytar diyorlar.”

Akif hiç istifini bozmadan cevap verir:

“Evet, yoksa bir yeriniz mi ağrıyordu?”

 

Vatan Sevgisi

Vatanı o derece kendinindi ve o kadar güzeldi ki, Çamlıca gibi yüksek bir noktadan memleketine bakınca gurur duyuyordu. Fatin Efendi'ye misafir gelen bir Avrupalı, İcadiye tepesinden İstanbul'a bakarak hayran olduğu gün orada olan Akif, sapsarı oluyordu.

 

Sevmedikleri

İki adamı sevmezdi: Fazla terbiyeli ve fazla terbiyesiz olanı. Nezaket, ona insanların gizlenmeye muhtaç olan bir taraflarını örten bir şey gibi görünüyordu. Gözünde, fazla nazik olan adam, gizli adamdı. İkiyüzlülere garazdı fakat yaşı ilerledikçe, “İkiyüzlüleri artık sever oldum; çünkü yaşadıkça yirmi yüzlü insanlar görmeye başladım,” diyordu. Ve yaşlandıkça herkesten kaçıyordu. Daha yaşasaydı, yalnız kalacaktı; cemiyetle karşı karşıya tek bir adam.

Akif gençliğinde, deniz yarışlarında, yaya koşularında, atlama müsabakalarında hep birincilik kazandı. Saatlerce kürek çeker, Boğaz’ı yüzerek geçerdi. O iyi taş atardı. Ankara’da bulunduğu zamanlarda tatil günlerini bu gibi idmanlarla geçirirdi. O vakit bile daha genç ve daha idmanlı bazı arkadaşlarına tefevvuk ederdi. Değirmen arkının en geniş yerlerinde öyle bir atlayışı vardı ki, insan heyecandan bakamazdı

Cahil hocalara da şiddetli hücumlarda bulunurdu. Bir gün bizde konuşurken söz hocalara intikal etti. Keskin hücumlara başladı. Birçok yerde haklıydı. Müfrit noktalarını biraz tadil etmek istedim. Münakaşa uzadı. En son bana dedi ki:

“Hoca, İhya u Ulûm’un var mı?”

“Var,” dedim.

Birinci cildini istedi. Kudretli bir müdafaa silahına sarılacağını anlamakta gecikmedim. İlim bahsini açtı, lazım gelen yerlerini okudu. Dedi ki;

“Hayât-ı beşere ait ilimleri, mesela tıp ilmini öğrenmek farz-ı kifâye mi?”

“Evet,” dedim.

“Bunun istinat ettiği ilimler de farz-ı kifâye olur mu?”

“Evet,”

“Cemiyet hayatına ait ilimler, fenler, mesela en basiti lüks olmayan mensucat imalini öğrenmek ve dokumak farz-ı kifâye mi?”

“Evet, öyle olması lazım. Gazâli öyle söylüyor.”

”Ya müdafaa vesaiti? Meselâ balistik ilmi ve bu ilmin istinat ettiği yüksek riyazi, fizik, kimya, makine ilimleri farz-ı kifâye mi?”

“Evet.”

“Senin mesleğin olan heyet ilmine istinat ettiği ilimlerle beraber farz-ı kifâye demez misin?”

“Evet, derim.”

“Ey, farz-ı kifâyenin hükmü ise ihtiyaç mevcut olduğu takdirde farziyyetin herkese şâmil olması değil mi?”

“Öyle.”

“Peki, din ilimlerinin zaruri olan hacet miktarından ilerisi, yani din âlimi olmak da farz-ı kifâye değil mi?”

“Evet öyle.”

“Öyle ise, yüzlerce din âlimine karşı memleketin bir hekimi yok iken, din âlimi olmanın farz-ı kifâyeliği kalmadığı, fakat bir tabip yetiştirmenin farz-ı ayın olduğu zamanlarda niçin medrese farzın ifasına koşmamıştır? Acaba ulema sınıfı bu gibi dini emirlere kulak assaydı, başımıza bu haller gelir miydi? Müslümanlık bu zaafa uğrar mıydı? Bu vaziyet maskaralık değil de nedir? Gazali’nin haykırışına niçin kulak verilmedi?”

“Doğru,” dedim, sustum. Çünkü yerden göğe kadar haklıydı.