Ailesinden Mesajlar

F.B.: Peki, Su’ad Hanım, ismiyle ilgili bir şey anlatır mıydı, isminin bir hikâyesi var mı?

Selma Argon: İsminin bir hikâyesi yok. “İsmim hep yanlış söyleniyor,” derdi. “Su’ad” denir ya “t” ile, doğrusu “Su’ad” derdi, “d” imiş. Eski yazıyla, ama neden o ismi vermişler bilmiyorum. İsmini de çok severdi, ben de çok severim annemin ismini, kendi ismimi de çok seviyorum, onu dedem vermiş bana çünkü. Güzel bir isim, selamete ermiş demek, güzel manası var. Benim ismim bir zamanlar çok azdı şimdi çok var…

F.B.: Peki, anneannenizle ilgili de biraz konuşalım. Mehmet Akif’in eşi İsmet Hanım.

Selma Argon: Anneanneciğim, evet.

F.B.: Neler hatırlıyorsunuz?

Selma Argon: Annemin anlattıklarından fevkalade asil bir hanım olduğunu, dedeme bağlı, sevgi dolu, Anadolu kadını olduğunu biliyorum. Zaten köklü bir aileden geliyor. Osmanlı’da görevli bir zat’ın kızı. Dedemle evleniyorlar ve birbirlerini çok seviyorlar, sayıyorlar. Astım hastalığı var anneannemin, ileri bir astım hastalığı. O zaman şimdiki gibi tedavisi yok. Hep böyle rahatsızlandığı zaman dedem onu sırtına, kucağına alıp indirirmiş yemeğe. Çok sevmişler birbirlerini, hemen hemen hiç ayrılmamışlar. Dedem Mısır’a sürgün giderken bile, anneannem hiçbir zaman ben burada kalayım, sen git dememiş, beraber gitmişler. Mısır gibi hiç alışık olmadığı bir yerde dedemle, çocuklarıyla beraber bir hayat sürmüş. Anneannem kızlarını çok özlediği zaman ara ara İstanbul’a gönderirmiş dedem onu… İskenderiye’den gemiye binip geliyorlar. biraz kalıyor, birkaç ay sonra tekrar Mısır’a… Annem de Milas’tan ablam dört yaşlarındaymış. ”Küçük kızım buraya geldi dört beş yaşlarında. Bir hazır torunum var. İsmi de Fatma Ferda, ne güzelmiş hazır torun sahibi olmak,” diye Eşref Bey’e mektupları var. Ablam hayal meyal hatırlıyor, tam hatırlamıyor. ”Kapıda böyle birisi bana telden tekerlekli bir şey yapıyordu, hayal meyal gözümün önüne ara sıra geliyor,” diyor ablam. Mısır’a götürmüş annem onu, annem Mısır’a gitmiş tabi babasının yanına. Tabi özlüyor, yani annem de onları özlüyor. Dedem zaten çocuklarını özlediği gibi Türkiye’yi, vatanını da çok özlüyor, ama ne yapsın. Bir yerde gönüllü sürgün diyorlar ama ben hep diyorum ki kendi kendine biraz kırgın, biraz küskün gitti. Hazmedemedi bazı şeyleri, bunları bana yapmamalılardı dedi herhalde.

F.B.: Evet, peki anneannenizle ilgili sizin özel hatıralarınız var mı?

Selma Argon: Hayır maalesef… anneannemi ben göremedim. Anneannem nisan ayında vefat etmiş, ben birkaç ay sonra doğmuşum. Ekim ayında annem hamileymiş… Anneanneciğimi ancak annemin anlattıklarından öğrendim. Çok sakin karakterli bir insanmış. Padişah sülalesine kadar dayanır sülalesi derdi… çok asil, fevkalade bir kadındı diye anlatırdı annesini. Dedemin annesi Buharalı, herkes karışmış, çok güzel bir şey olmuş. Her taraftan, doğudan batıdan güzel bir birliktelik olmuş.

F.B.: Peki, anneniz Su’ad Hanım’ın İstanbul günlerine ilişkin Kurtuluş Savaşı’nda size naklettiği başka hatıralar var mı?

Selma Argon: İşte bu gidişleri bence çok enteresan, kimsenin yapmadığı bir şey o. Küçük vapurla gidişleri. İstanbul’da evde yediğimiz ekmeklerin, artık neden yapılıyorsa, neredeyse suyunu sıkardık derdi, şeker yok, hiçbir şey yok. Ondan sonra anneannem bir sürü yere borçlanmış. Dedem para gönderdiği zaman hemen sağa sola, bakkala borçlarını ödemiş.. Sadece onlar sıkıntı çekmiyor, o zaman herkes aynı sıkıntıları yaşıyor. Yani savaşın her yanı sardığı günler… Yokluk, sahipsizlik İstanbul’da, vatanda kol geziyor. Savaş yılları herkes sıkıntı içinde, kolay değil. Sadece annemlere mahsus bir şey de değildi. Herkesin çektiği bir sıkıntı. Belki birkaç iyi yaşayan kişi vardı.

F.B.: Su’ad Hanım anneniz, Ahmet Bey babanız, iki kardeşsiniz. Bize biraz aileyi tanıtır mısınız?

Selma Argon: Evet, Ferda ve Selma. Ablacım… işte benim güzel ablacım, 1927 Küplüce doğumlu, fakat biraz nüfusu kâğıdı. geç çıkmış. Nüfus kaydında Milas doğumlu olduğu yazıyor. Fatma ismini de zannederim yazdırmamışlar, ben de dedemin kayıtlarından öğrendim. Fatma Ferda diye ne güzel bir isimmiş, Fatma ismini de çok seviyorum. Ablam da çok sevdiğini söyler, ama hiç kullanılmamış. Dayım derdi ki, “Sen Küplüce’de doğdun, ben eve gittim getirdim seni.” Çengelköy, Beylerbeyi arasında oturmuşlar, o arada doğmuş 27 Haziran 1927’de…

Evet, Küplüce, ama Milas geçiyor nüfusunda. Sonra geç çıkmış, düzeltmeler falan var. Ama esas doğumu 1927. Sağ olsun beraberiz, uzun zaman babamlarla hep ablam dolaştı, ben pek dolaştım sayılmaz. Ayrıldıktan sonra babamla hiç dolaşmadım neredeyse, ama o benden bayağı yaş farkı olduğu için güzellikle anlatır. Ne kadar güzel anılıar olduğunu anlatır; mesela Erciş’te bulundukları zaman, ondan sonra Erciş’te karda kışta oynamaları. O arada babamın ilk eşinden Cevat diye bir üvey ağabeyimiz var. O da aşağı yukarı sekiz dokuz yaşlarında, babam alıp yanlarına getiriyor, ablamla beraber büyüyorlar. Hatta dedem bir mektubunda, “Cevat’la Ferda Kürtçe öğreniyorlar mı?” diye sorar.

F.B.: Neden Kürtçe?

Selma Argon: Kürtçe öğreniyorlar mı der. Öğrensinler ister, çünkü orada öğrenmeleri lazım, Beytüşşebap’talar. “Beytüşşebap’ta bir şeyler buluyor musunuz?” diye sorar. Ferda Kadın’a şiiri zaten bir tane biliyorsunuz. Dedem ne aşk şiiri yazmış ne çocuk şiiri yazmış. Gördüklerini yazmış yani belgesel halinde yazmış, ama o şiir bir tanecik, ablamı tarihe geçirmiş. Ablam bazen şakalaşır benimle; “Bak sen olsaydın sana da belki yazardı, ama sana ait şiir yok,” der bana, kızdırır beni bazen. Kızmam ya, işte şakalaşırız aramızda. Çocukları soruyor, hatırlarını soruyor. Ablam Milas’a geçtiklerinde oranın meşhur hastalıklarından sıtmaya tutulmuş, onu soruyor. İlaç içiriyo musunuz diyor. Ablam çocukken biraz iştahlı bir çocukmuş. “Yine yumurta yemesi yasak mı?” diye soruyor mesela. Ablam çok yumurta yermiş. Ayrıca çok yaramazmış küçükken, çok yaramaz. Elini ateşe sokmuş, bir resmi var göstereceğim size, eli buraya kadar sarılı. Küçük, cingöz gibi, gürbüz, güzel bir çocukmuş ama yaramaz. Çok sakin oldu büyüyünce. O yaramazlık gidiyor, görseniz melek gibi bir kızcağızdır. Benim de üstüme çok düşer hâlâ. “Sen benim çocuğum olacak yaştasın. Annem gitti, ama ben varım,” der. Çok iyi bir insandır, yani ablam diye demiyorum, çok düşkünüz birbirimize. Allah ömür versin…